9 Ağustos 2008 Cumartesi

Şatahat ve Muhyiddin Arabi

Muhyiddini Arabi’nin Şatahatı

Şatahat, arifi billahın keşif ve zevk ile ilmi, bu zevk aleminde bazı elfaz ile, şer’a mugayir olarak söyledikleri sözlerdir. Hakikattel bu sözler şera mugayir olmayıp, mutabıktır ama dar düşünceli insanlar, kendi ölçülerine muvafık gelmediğinden, bu gibi sözleri küfür olarak bilirler. İbni Haldun bu hususta diyor ki:
“Sofiyun”un keşifle ulvi hakikatlerin tahkiki ve sudur kainatın tertibi hususlarında ekseri sözleri müteşabihat kabilindendir. Zira bunlar onların elinde vicdani olmakla bu hususta zevk ve vicdanı olmayanlar bu hakikati idrakten mahrumdurlar. Elfaz ve lügat ile manalarını anlayamazlar. Eğer sen arifi billahın kelamlarından şeri şerifin zahirine muvafık bir şey istifade edebilirsen ne güzel. Edemezsen sükut evladır. Çünkü hiçbir zaman arifi billah şeri şerifin haricinde söylemez. Onların bu gibi sözlerine şatahat denir”.
Birçok zahiri ulema ariflerin şatahatını anlayamadıklarından ariflerin küfrüne kadar varmışlardır. Yalnız Muhyiddini Arabi’Nin değil, bu makama vasıl olan, bu tecelliyatla söz söyleyen her arifi billahın sözüne, dar kafalı kimseler hücum edegelmişlerdir. Bundandır ki, Cüneydi Bağdadi; “Bir kimse bir derecei hakikate vasıl olsa, ol Sıddıka bu makama vasıl olamayanlar zındık der” demesi bu sırra binaendir.
Binçokları da şatahatı anlamakla beraber, cahilleri fesada düşürmemek için, bu gibi zevata zahiren atarlar, fakat hakikatte tasdik etmişlerdir. Nitekim Allame İzzeddin bir mahalde Muhyiddin Arabi’ye zındık diye bağırmış, diğer bir mahalde de kendisine “kutub kimdir?” diye sorduklarında, Muhyiddin’dir, demiştir. Talebeleri; “Efendimiz, geçen ona zındık diyordunuz, şimdi nasıl olur da sıdık ve zamanın kutbu olur?” dediklerinde, Allame İzzeddin; “Ben şeriatın zahirini sıyanet için ona zındık dedim. Çünkü cahiller onun yüksek kelamını anlayıp derinliğine vasıl olamazlar da, kendilerini küfre sürüklerler, diye korktum. Halbuki Muhyiddin ariflerin ulusudur” demiştir.
Muhyiddini Arabi denizler kadar geniş, dalgalı, esrarlı, şatahatlı sözleriyle böylece bir çok hocaları kendisine hücum ettirmeğe sebebiyet vermiştir. Mesela bir gün: “Ey beni görüp de kendisini görmediğim. Zaman olur ki, ben seni görürüm de sen beni görmezsin” demişti. Allah Teala Hazretlerine böyle hitabı basit dimağların hücumuna sebebiyet verdi. Hatta onların isyanları o kadar ileri gitti ki, Muhyiddini Arabi’nin küfrüne hükmettiler. Halbuki o, tasavvufun derinliklerine inerek hakikati pek esrarlı sözlerle, şatahatla, tam bir vecd halinde söylüyordu:
O demek istiyordu ki:
“Ey beni nihayetsiz nimetlere gark eden Allah’ım! Bu nimetler içinde ben sana hakiki bir şükür edemediğimden küfranı nimette kalırım. Bu da senin nihayetsiz nimetini görüp bilemememden ileri gelir. Nimeti bilememek Allah’ı görüp bilememek demektir. Zaman olur ki ben cürüm, günah işlerim de sen Azimüşşan bana itap etmezsin, günahlarımı örter, beni görmezsin. Çünkü sen Settaru’l- Uyubsun. Ayıpları örten ve suçları görmezlikten gelen, eygane büyükler büyüğüsün. (*)
İşte Muhyiddini Arabi hep böyle esrarlı konuşuyordu. Fakat onun her sözü ruhu Kuran üzereydi. Zamanında yazı yazanların çoğu hükümdarlarının methiyeleriyle kitaplarını doldururlarken, o kitabını Allah ve Rasulünün aşkı ve şevkiyle yazmış, ona ait hakayıkı belirtmiştir.
Onun gibi büyük bir zatın küfrüne kail olmak şüphesiz ki kendini küfre sürüklemektir. Çünkü Rasulullah; “Mümini tekfir eden şüphesiz ki küfretmiş olur” buyurmuştur. Bu söz insafla tatbik edilecek olursa, müminlerin küfrüne söz söyleyen, kendisi kafir olur. Bunu ancak peygamber haber verdiği zaman hüküm sahih olur.
Hiçbir zaman ümmetten bir kimse diğerinin küfrüne not veremez. Nerede kaldı ki, bütün ömrünü Allah yoluna vakfeden Muhyiddini Arabi gibi kimselerin küfrüne hüküm verile.
İşte Muhyiddini Arabi’nin anlaşılmayan sözlerine, anlayamadım demek, ilmi zahir erbabınca daha iyi bir not olur. Çünkü her yaratılış bu büyük nurdan, zevkten, keşiften nasibdar olamaz. Ancak bunu, bu zevki, şevki keşfi görüp duyanlar bilebilirler. Diğerleri, amanın görmesi kabilinden olmakla sözleri hakikatten uzak olur.
(*)
Bu sözler aşkın makamı tahayyüründe söylenen sözlerdir. Bir aşıkın dediği gibi: “Şarabın sarhoşu, gece yarısında ayılır. Allah’ın didarına sarhoş olan kıyamette ayılır” sözü, beşeri hislerden uzaklaşan tecelliyata mazhar olan bir ifadedir. Sultanı aşk insanlara galebe ederse, insan ihtiyarsız şatahat yapar. O andaki tecelliyatta, seven sevileni bir görür, aşık ve maşuk fark edilemez.
Mecnunun boynundaki çıbanı neşterle ameliyat etmek isteyen doktora; “Gidiniz” dediği zaman doktor; “Sana ne oldu, ormanlarda vahşi hayvanlardan korkmayıp gezen sen iken, şimdi benim neşterimden korkuyorsun” dediğinde, Mecnunun bir ah edip; “Senin neşterinden değil, bütün vücudum şu anda Leyla kesildi. O neşteri bana değil Leyla’ya vuracaksın diye korkuyorum” demesi buna binaendir. Bu makamda aşık ve maşuk kendisini fark edemez. Bir zat da bu bahiste: “Benden hiçbir eser kalmadı bu aşk nedendir? Çünkü ben maşuk oldum, aşık kimdir?” demiştir.
Muhyiddini Arabi de şatahatında abd ile Rabbi karıştırır. (El’abdü rabbün verrabbüb abdün) der.
Yani, abd Rabdır. Rab abdır. Ne olur mükellef kimdir, bilseydim. Eğer abd dersen, o mükelleftir. Rab dersen mükellef olmaz. Bu söz ulemayı kızdırmış, Muhyiddinin katiyetle küfrüne zahip olmuşlardır.
Şüphesiz ki deminden beri arz ettiğimiz misaller sözümüzü aydınlatır. Bu gibi sözler, makamı tahayyürde şatahatla söylenir. Bunlar dar dimağları dondurur ve öldürür, terki teklife cesaret ettirir. Halbuki Muhyiddin gece gündüz namaz kılar, Allah’ı zikrederdi. Onun bu sözünü zahire hamletmeyip: “Şiirin hakiki manası şairin karnındadır, Batıni hakikati biz anlayamadık” demek evladır.
Muhyiddin’in zahirine bakanlar küfrüne, batınına bakanlar sıdkına kail oldular. Çünkü hiçbir zaman abd Rab olmaz, rab de abd olmaz. İnsanın masivadan uzaklaşmasıyla duyduğu bu tecelliyat bir zevk alemidir. Bu ancak onun ifadesidir. Alemi kesretin izalesi, alemi vahdetin ikamesiyle cümle mukarribler bu tecelliyi bir tecelli şatahatı yapmaktadırlar. O makamda kendisini göremeyip; abd ile mabud ayrı, dese, vahdete mugayir görülür. Abd ile mabadu birleştirse, namazı kılamazlar.
Şüphesiz ki hiçbir zaman abd rab olamaz. Rab de abd olamaz. Bu bir tecelliyattır. Nasıl ki Tur da Cenabı Hak bir ağaca tecelli etti. Oradan Musa aleyhisselama “Ben senin rabbinim” dedi. Burada ağaç haşa Rab olmadı. O Rabbın ağaçtaki tecellisidir. Bunun gibi Rab insanı kamile de tecelli etmez mi? Ederse, ağacın Rab olmadığı gibi insanı kamil de Rab olmaz. Bunu tefrik eden şüphesiz ki, Muhyiddini Arabi’ye eğri bir nazarla bakmaz. Bir şair; “Pakların işini kendinle kıyas etme. Her ne kadar yazılışta şir (süt) şiyr’ (aslan) benzerse de mana itibarıyla ayrıdır” demiştir ki, bu söz şüphesiz insanı aydınlatır.

Hiç yorum yok: